KUSMAK İÇİN BUNLAR… |Petek Seyran 13 Nisan 2008
Selam…
Şimdilerde, buna ihtiyaç duyuyor insan. Selamları cebimizdeki bilyeler kadar özledik. Yalancı gülüşler ve mecburi kafa sallamalarımızla kendimizi avutuyoruz. Çocukluk arkadaşımıza yüzümüzü kaç defa dönebildik? Bizim toplumumuz tümden çaresiz bir hastalığa yakalanmış. Bir gün biri bir doktora gitmiş ve demiş ki: “Çok fenayım doktor bey. O kadar ki; çocukluk arkadaşıma arkamı dönüyorum.” Düşünmüş doktor, bir-iki muayene etmiş. Sonra demiş ki usulca: “Bu iş zor, çok zor yonca çünkü sevmeyi bilmeyince bahar gelir fark edilmez olur insanlar görmeyince… Bu iş çok zor yonca çünkü insanlar aylar boyunca hiç soru sormadan durur.” Yazık ki insanlık şifayı kapmıştır ve direnenler de sonunda çökerler. Papatyalara dahi güvenemez. ” ‘Seviyor’, diyor, yalan mı söylüyor?” derken oradan geçen bir yılana sarılarak güvensizliklerini daha da yaşatmaktadır.
Algılanamayan anlamsızlaşan boşluklarını büyük bir özenle doldurur. Bütün cevaplar kişiye özel olunca, geriye soru kalmamaktadır. Büyütülecek kadar büyük olmayanlarımız bir dağ, koca dağları dize getirenlerimiz tozlaşırlar. Böylece babadan oğla geçme bir gelenek olarak sahtekârlık doğmaktadır. Canavarlaşan bir ruhumuz olmaya başladı. Kanımız yavaş yavaş çekilmekte ve biz hala anemi olduğumuzu kabullenemiyoruz. Karşımıza çıkan, nedeni olmayan birçok tartışmanın, olsun diye olmasını isteyenlerden oluşan binlerce adam duvarıdır. Böyle bir çaresizlik içinde ilerlemekteyiz. Kendimizi dışında tutarak fakat; temel taşının biz olduğunu unutarak, doğru olmayanlardan bir duvar yarattık. Acaba yaşatabildiğimiz biz, hayalet bir şehrin valisi miydik?
Halbuki; rüzgarda savrulan çalı kadar yalnızız. Yalnızlıkları bir toplum sayarak koca bir kısır döngüye gitmekteyiz. Bunu fark edenlerimiz de var, sadece kendini ifade etme peşinde koşanlarımız da… Bir boşluğu hayatımızın amacı olarak belirlemiş olabilmekten korkmuyor gözlerimiz. Şimdiye kadar yaşadıklarımızı bir birikim olarak değerlendirebiliyoruz. Sıkıntının kara bir tahtaya yazılmış olan beyaz tebeşir izi kadar belirgin olmasının sancılarını yaşıyoruz. Hep eskileri anıyoruz. Eskilerde kalmış yaşantıları özleyerek büyüdü çocuklarımız kardeşlerimiz. Yani bugünlerini hiç yaşayamadılar. Kavgalardan kopan bir çift yumruğun umutsuzluk gibi ağırlaşmasından daha önce hiç bu kadar korkmamıştık. Yalnızlık ve de artmaktan kendini alıkoyamayan yabancılaşma bizi besledi. Aç olduğumuzu her seferinde ifade edemezdik belki ancak aç olduğumuzu bilirlerdi. Doymak istemediğimiz halde bizi bunlarla doyurdular. Başlarda onlar, sonra biz doyurmaya başladık kendimizi. Huzursuz bir akrebin kuyruğunu kaldırıp kafasını aşağıya indirmesiydik. Bundandır apış aramızda huzur bulup, aklımızda nefretler biriktirdik. Kırmızı güllerimiz vardı avuçlarımızı acıtabileceğimizi unutarak sonsuz bir kinle dikenlerini sıktığımız. İşitiyor musun? Dışarıda saklambaç oynayan çocukların çığlıkları var. Kaçtık, kaçtık öyleyse niye sobelendik? Ebe olmaktan bıkan bir havamız var.
Küçük bir böcek bacağı bu haykırışlar…
Ölü bir bedene ait olsa da hala canlı kalmakta direnen serbest olmayı arzulayan bağımsız bir organız. Niye direniyorsak on dakikalık bir yaşam için? Bir sokağın hep sonu varmış gibi düşünülen çıkmazını arıyor gözlerimiz. Aynı gözler sahip olduğu bebekleri büyütüyor köşe başlarında barların. Saflarımızı seyrekleştirmekten zevk alır olduk. Safları olanlar bir numaralı düşmanlarımız oldu. Sıcak yataklar sıcak vücutlar sıcak olmayan düşüncelere gebe kalmış. Yani inanamayacağımız kadar soğumuş düşüncelerimiz. Hala bir bedene sığdırılan ihanet için bir top Amerikan bezi dikmek işimiz, ki bezi kefen için kullanacağımızdan habersiziz.
Biranın sarı suyu kadar sarardı gözlerimizin akı . Yaptıklarımız için kendimizi affettirmeye mi çalışıyoruz? Karmaşık hayatların daha fazla karmaşıklaşmış haliyiz belki de…
Bir şey dememek için susturduk kendimizi.
Batan güneşlerimiz oldu karabasan gecelerin üzerinde büyüyen. Odunu içinde hissettiğimiz korlara basarak daha da fazla güçleniyoruz sanıyoruz. Güçsüzlüklere boyun eğmediğimizi varsayarak zayıflıklarımızı kabul edemiyoruz. Ayaklarını koca bir çınarın en üst dalından sarkıtarak uçsuz bucaksız bir ovaya hakim olacağımızı zannediyoruz. Ayaklarımızın yere basmadığını unutuyoruz. İçimizde güvensizliğini korkakça haykıran bir canavar var. Sakıncalı filmlerdeki sakıncalı sahneleri görmek kadar utanıyor yine de uzun metrajlı hayatımızı delirip kızarıp izliyoruz. İffeti namusumuzu sırtlayıp mütevazi yollardan geçiyoruz. İsyanımız belki de kurcalanmış geçmişleredir. Bir akasya bahçesinin kapısındaki tekme izlerini görmeye daha çok can atıyoruz. Oysa bu hoş akasya kokuları, o yıllara dair burnumuzda kalan son anılarımızdı.
Yolda kalan arabamızın zamansız patlayan arka tekerleğiydi bu anılar… Sağlam kalan tekerlekler üzerinde tökezlemelerimiz bizi daha da yollara kenetlemeye başladı. Takırdayan tahta tekerleklerimiz var ve çukurları gözümüzde büyüyen, bilinçaltımızda derinleşen çukurları biriken yollara sahibiz. Bu yolların bizi ilerletebileceğine emin olarak bir sürü karmaşık bocalama yaşadık. Başını alıp gitmekten sıkılan bir yığın kaçak yolcu, okyanuslar arası gemilerin makine dairelerini ezbere bilen binlerce mülteci beden aynı sahtekarlığı sergilemektedir. Bu heybetli gemi dalgalara gömülmektedir. Mideleri çalkalar fırtına sonrasında istifralara yol açar bu cehennem ötesi kutsanmış günahlar. Boğulmaktadır neslimiz bu mahvoluş önceden hazırlanmıştır. Her bir tanesi daralarak boğumlarımıza takılır. Çıkanlar canımızı birer birer acıtmaktadır. İnsanlık geçmişi bugünü yarını çıkartmaktadır. Yalvarmaktadır daha da fazlası için.
Sen, o, biz, siz, onlar…
Daha birden fazla zamir kullanır hayatında “ben” i atlayarak.
Kendine acır sonunda. Yanlış anlamaya mahal vermemek lazım, kusmak için bunlar…